DARBECİLER ve HUKUK


                                                   DARBECİLER ve HUKUK 

Yargı, hukuk ve adalet, her dönem iktidarların ve o dönem yaşamış muhaliflerin üzerinde müttefik olamadıkları kavramların başında olsa gerek. Genellikle iktidarların yargıyı "adaleti gözetmeden sonuca ulaştıkları bir mekanizma olarak kullandıkları" muhalifler tarafından iddia edilir.  

Sivil dönemlerde çokça gündeme gelen bu iddianın, darbeler ve darbeciler döneminde de ülke gündeminde çok önemli bir yer tuttuğu çeşitli tarihi kayıtlarda yer almaktadır.   

Ülkemiz siyasi tarihinde birer "kara delik" teşkil eden darbeler  döneminde hukukun nasıl uygulandığı ve ortaya ne tür mağduriyetler çıktığına dair bazı örnekleri dönemin şahitlerinin anlatımıyla sizler için derledik. 

27 MAYIS 1960 DARBESİ 

Prof.Dr.Emine Gürsoy Naskali,27 Mayıs Darbesinden sonra kurulan ve dönemin yöneticilerini yargılayan Yassıada Mahkemeleri'nden şöyle bahsediyor:Yassıada Mahkemeleri, yargı vesayetinin de doğduğu yerdi aslında. Yassıada mahkemeleri, bir yandan siyasi bir hesaplaşmadır, iktidar olamayan muhalefetin intikamıdır, diğer yandan da darbecilerin kendini aklamak için kurguladıkları bir senaryodur. Darbecilere akıl hocalığı yapan CHP'li profesörler, iktidarın yargılanması gerektiğini söylemişlerdir. Kararlar en başından verilmişti. Savunma yapılmış, yapılmamış önemi yoktu. İdamların olacağı belliydi. (Naskali,2010). 

Nitekim   Meclis oturumunda verdiği bir oydan ötürü idamla yargılanana Samet Ağaoğlu savcının suçlamasına cevaben diyor ki: "O oylamada oy verenler Anayasa suçu işlemişlerse o gün DP'li olan, bugün CHP'ye geçen Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş da oy vermişti. Ben tutuklu yargılanırken, Çelikbaş neden dışarıda dolaşıyor?"  

Mahkeme Reisi Başol'un cevabı: "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor."(Yürük,2022). 

Darbeciler bir dönemin yöneticilerini insanlık tarihine geçecek baskı,zulüm ve işkencelere tabi tutmuşlardı. 

İçişleri Bakanı Namık Gedik, evinden  bir çöp kamyonuyla alınmış, yol boyu hakaret edilip dövülerek Harp Okulu'na getirilmişti. (Cinisli,2022: 92) 

Çorum milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu, Kayseri Cezaevi'nde gardiyanlar tarafından zincire vurulmuştu. Ortakçıoğlu Adalet Bakanına ağır cümleler içeren bir telgraf yazınca olay basına da akseder. “Çorum milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu’na, hüsn-i halinde zincir vurulması matbuatta menfi akis yarattı. Son Havadis gazetesinde Mümtaz Fenik bu hareketi takbih ediyor, insanlık duygularına aykırı bulduğunu yazıyordu.” (Bayar,1999:126).  

Sadece milletvekilleri değil, dönemin bakanları da insanlık dışı muamelelere maruz kalmışlardı. 

Sağlık Bakanı Dr. Lütfi Kırdar’ın kalbi daha Yassıada’ya ilk ayak bastığı gün yeterince yıpranmıştır. Bir duruşma sırasında konuşurken birden kendini iyi hissetmez. “Kalbinde rahatsızlığını ima ederek savunmasının bir yerinde ‘Belki son defa huzurunuzda bulunuyorum’ der. Hastalığını bildirir ve savunmasını başka güne ister.  

Mahkeme Başkanı Salim Başol razı olmaz ve üstüne üstlük köpürür: ‘Sen Halk Partisi’ndeydin niçin istifa edip Demokrat Parti’ye geçtin?’  

O sırada Kırdar balmumu gibi sararıp solmaya başlar. Düşmemek için mikrofona tutunmak isterken boylu boyunca yere serilir. Lütfü Kırdar ölmüştür.” (Apuhan,1993:111).  

DP kurulduktan sonra Ermeni cemaatinden, Rum Ortodoks cemaatinden ve Musevi cemaatinden DP listelerine milletvekillleri girmişlerdi.Bu milletvekilleri de Yassıada'da yargılandı. Hatta, Yassıada'da ölen ilk milletvekili, Ermeni cemaatinden radyolog Doktor Zakar Tarver'di.   

DP'nin Ermeni milletvekillerinden İstanbul Milletvekili Zakar Tarver, Yassıada'ya sevk edildikten kısa bir süre sonra vefat etti. Ölüm raporunda vefat sebebi kalp krizi yazıyordu ancak Tarver'in ölüm sebebinin görevli subaylar tarafından dövülmesi olduğu iddia edildi. (Yürük,2022). 

16 Haziran 1960'ta Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Üyesi Lütfü Saylan öldü. Onun için de kalp krizi dediler. Kim bilir ne yaptılar adama. Kimse bilmiyor ki o zaman adada ne olup bittiğini... Adanın etrafı tel örgülerle, askerle, gemilerle çevrili. O zaman hak arama diye bir şey yok. Biri gidip "Ne oluyor?" falan dese onu da tutuklarlar. (Cinisli,2022: 114-115-116) 

Gözü dönmüş darbecilerin asıl hedefi Başbakan Adnan Menderes idi. Yassıada 'da maruz kaldığı  işkencelerden sonra Menderes'in şimdi de  ölüm yolculuğu başlamıştı. 

Menderes’i ölüme taşıyan feribot, İmralı’ya yanaştığında hemen arkasından Başsavcı’nın feribotu geliyordu. İskelede iki subay, Menderes’in koluna girdiler. Getirip iki gardiyana teslim ettiler. Menderes geldiği yerin hastane olmadığını orada anladı.  

Gazeteci Avni Özgürel’e göre “Menderes’in Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne götürüyoruz denilerek idama götürülüşü, idamdan önce ne hukuka ne doktorluk ahlakına sığmayacak şekilde ‘genel muayene’ adı altında aşağılanıp Prof. ünvanlı üç uzman hekimin ‘tıbbi açıdan idamına engel yoktur’ raporuyla İmralı’ya gönderilişinin ve teamüllere aykırı şekilde gün ortasında idam edilişinin öyküsü de şaibelidir.” (Özgürel, 2009).  

12 EYLÜL 1980 DARBESİ 

12 Eylül 1980 günü ülke yönetimine el koyan darbeciler insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek uygulamalara imza attılar. 

Yaptıkları yargılamalar, hukuktan ve bağımsızlıktan uzak, dönemin yargıçlarının ve generallerinin iki dudağı arasında bir oyuncaktan ibaretti: 

Dönemin şahitlerinden Yaşar Okuyan, o günlerde hukukunun nasıl işlediğini şöyle anlatıyor: MSP lideri Erbakan ve arkadaşlarının sıkıyönetim askeri mahkemesince tahliye edilmelerinin hemen akabinde 12 Eylül döneminde Ankara 4. Kolordu ve sıkı yönetim komutanı olan Recep Ergün tarafından kendilerine baskı yapıldığı bilinmektedir.  

MSP’lilerin yargılandığı Ankara 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi heyet başkanı Albay Niyazi Çağın’ın emekli olduktan sonra Recep Ergün’un emekliliğinden sonraki anlatımlarına karşı yapmış olduğu açıklama cidden ibret vericidir. Emekli Albay Niyazi Çağın’ın Uğur Mumcu'ya gönderdiği açıklama özetle şöyledir: Ben heyetin başkanı olarak MSP’li 3 sanığın tahliyesi yönünde oy kullandım. Kolordu Komutanı Recep Ergün 4 gün sonra beni odasına çağırdı ve “Bunlar kesinlikle tahliye olmamalılar. İlave delil bulun, tahliyelerini istemiyorum” dedi. 

Bu görüşmeden iki celse sonra hakim Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz ve benim oylarımla bütün sanıklar tahliye edildiler. Nitekim Askeri Yargıtay beraatlerine karar vermiştir. 

Bu karardan 15 dakika sonra Kolordu Komutanı Recep Ergün bizleri odasına çağırarak hakarete ramiz laflarla “Ben Sayın devlet başkanına ne cevap vereceğim, basın ne diyecek?” dedi. 

Bunun üzerine Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz “O ne diyecek? Bu ne diyecek? diye düşüneceksek cübbelerimizi çıkarıp atalım” dedi. 

Gece yarısına doğru evime telefon ederek ve gelerek “Kolordu komutanının ertesi gün sabah 9'da beni çağırdığını” tebliğ ettiler. Bu görüşmede de baskı yönlendirildi. Daha sonra beni Diyarbakır'a tayin, kararı veren heyetteki diğer üye Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz'ı da Van’a tayin ettiler.” 

Bu açıklamanın ihtilal dönemindeki mahkeme ve soruşturmaların hangi şartlar altında yapıldığının da hatırlanması bakımından önemli diye düşünüyorum (Okuyan,2010:167). 

Dönemin bir başka şahidi Namık Kemal Zeybek, o günleri şöyle anlatıyor: Mahkeme, 19 Ağustos 1981'de başladı. İddianameyi hazırlayan savcılar belli ki, MHP'ye ideolojik olarak hasım olan birtakım hocalardan yararlanmışlardı. İddianameye yer yer Marksist bir bakış açısı hâkimdi. "Dünya toplumculuğu" adını verdikleri bir bakış açısıyla olayları değerlendiriyorlardı. Türk milliyetçiliği tarihi kökenlerine de inilerek suçlanıyordu (Zeybek,2014:179).  

Dönemin bir başka şahidi Gıyasettin Karaca, o günleri şöyle anlatıyor:Kaya Alpkartal adında askeri hakimlikten emekli bir arkadaşım vardı. Kars lisesinde beraber okumuştuk. Albay rütbesinde iken emekliliğini istemiş ve avukatlığa başlamıştı. Benim de vekillik yaptığım çok sanıklı davalardan birinde O da sanık vekiliydi. Bir duruşmada savunmasını yaparken biraz sert konuşunca mahkeme hakkında tutuklama kararı verdi (Karaca,Barutçu,2023:357). 

(.....) Mahkemelerde biz avukatları konuşturmuyorlardı. Askeri mahkemelerdeki duruşmalara katıldığımız günler ailelerimiz eve dönüşümüzü diken üstünde beklerlerdi  (Karaca,Barutçu,2023:357). 

12 Eylül Darbe Günlerinin işkence merkezleri Mamak ve Diyarbakır Cezaevleriydi. Dönemin Şahitleri Mamak ve Diyarbakır cezaevlerini sonradan kaleme aldıkları hatıralarında ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır:  

Namık Kemal Zeybek, Mamak Cezaevinden bir sahneyi şöyle anlatıyor:Yine koşarak ve coplardan nasiplenerek havalandırmaya çıktığımızda etrafımı askerler çevirdi. Kalabalıklardı. Diğer tutukluların önünde bana copla vurmaya başladılar. Her tarafımdan coplar geliyordu. "Ameliyatlıyım" diye bağırdım. Bir an durdular. "Nereden?" diye sordu biri... Elimle gösterdim. "Orayı tut” dedi. Zaten iki elimle kavramıştım. Vurmaya devam ettiler. En çok acıyı orada hissettim ve yeniden patladı. Koğuşa acılar içinde döndüm. Bir iki gün içinde acılar geçti. Ama şiş devam etti (Zeybek,2014:166). 

Yaşar Okuyan, Diyarbakır Cezaevinden bir sahneyi şöyle anlatıyor: Darbe öncesi CHP Mardin Milletvekili yapmış Nurettin Yılmaz Neşe Düzel'e verdiği röportajda şunları anlatıyordu: Diyarbakır cezaevinde 3 yıl yattım. Burada devamlı işkencelere ve inanılmaz hakaretlere uğruyorduk. Hatta mahkemeye götürülüp getirirken bile işkence yapıyorlardı.Jilet gibi keskin zincirlerle bizi birbirimize bağlıyorlardı. Sonra da verdikleri “dur kalk” emirleriyle kollarımızın damarları kesiliyordu. Sanki içine çelik teller konulmuş gibi özel coplarla da sürekli dövüyorlardı. 

Joe diye kocaman simsiyah bir köpek vardı. Her defasında Joe'ye komutanmış gibi tekmil veriyorduk. “Nurettin Yılmaz, Mardin.Emret Komutanım” diye bağırıyorduk.Joe’yi üzerimize salıyorlardı. Benim yüzüme tükürmeyi reddeden bir mahkumun üzerine bir gün Joe’yi saldırdılar. Duvara çarpan gencin yüzü kırıldı (Okuyan,2010:173). 

Gıyasettin Karaca da Diyarbakır Cezaevinden şöyle bahsediyor:12 Eylül döneminde insan hakları ayaklar altına alınmıştı. Müvekkillerimiz işkence görüyordu. MHP ve ülkücü kuruluşlar davası sanıkları bunu ifade etmişlerdir. İşkence ve kötü muameleye biz avukatlar da tanık oluyorduk. Diyarbakır cezaevinde tutuklu bir müvekkilim vardı. Diyarbakır’a onun duruşmaları için gidip geliyordum. Hicap duyarak söylüyorum: İnsanlara dışkı yedirdiklerini anlatıyordu  (Karaca,Barutçu,2023:358). 

28 ŞUBAT 1997 DARBESİ 

Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen ve üniversite öğrencilerinden, ordudaki subaylara kadar ülkenin yetişmiş insan birikimine karşı savaş açan 28 Şubat Darbesinin de binlerce mağduru oluştu. 

Birçok subayın fişlenerek ordudan atıldığı 28 Şubat sürecinde, 'irticayla mücadele'nin tehdit algılanmasında PKK terörünün bile önüne geçtiği, dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından bizzat dile getirilmişti. 

20 Haziran 1997 tarihli ve dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın imzasını taşıyan belgede, 'Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin doğrudan bekasına yönelik ve tehdit değerlendirmesinde 1. önceliği alan irticai faaliyetlere karşı bütün personel gerekli hassasiyeti ve dikkati göstermek mecburiyetindedir' ifadelerine yer veriliyordu.  

Bazı komutanlıklara ve Milli Savunma Bakanlığı'na gönderilen yazıda, o günlerde ordudan ihraç edilen ve takip edilen subaylar ise 'hain' olarak yaftalanmıştı.  

Nitekim Komutan eşlerinin ziyaretinin ardından 'Eşin başını açmalı ve birlikte sosyal faaliyetlere katılmalısınız' uyarılarıyla karşılaştıklarını anlatan Kanmaz, ayrıca 'Namaz kılmamalısın' şeklinde ikaz edildiğini dile getiriyor.  

Halit Bağdatlı (59) da Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş olarak Diyarbakır'da İl Jandarma Komutanlığı'nda görev yaparken 1998 yılında Yüksek Askeri Şura kararı ile ordudan atıldı.Oğlunun üniversite sınavına az bir süre kalması sebebiyle üzücü haberi ailesiyle paylaşamayan Bağdatlı, üstlerinden izin alarak iki gün üniformayla işe gider gibi evden çıkmış ve atıldığını gizlemeye çalışmıştı.   

İzmir'in bir ilçesinde belediyede çalışmaya başladığını anlatan Bağdatlı, baskılara dayanamayan belediye başkanının kendisini 4 ay çalıştırabildiğini, daha sonra işten çıkardığını dile getirmişti.  

Bir başka mağdur Hasan Yücel (51) 30 Ağustos 1991'de ihraç edilmişti.Yücel yaşadıklarını şöyle anlatır: Bu safhaya gelmeden önce 28 günlük hapis cezası aldığını ve bu süreçte işkence gördüğünü anlatan Yücel, "Etimesgut'ta 28 gün kaldım. Burada gözlerimiz kapalı tutulduk. Tuvalet ihtiyacına giderken bile gözlerimiz bağlandı. Yalan makinesine bağladılar. Atıldığımda memleketime gidemedim. Konya'ya gelerek seyyar satıcılık yaptım (Star,2011).  

Refahyol'a karşı yürütülen kampanyanın en önemli örneklerinden biri olan protokol krizi, Erbakan'ın küçük düşürülmesi amacıyla psikolojik harekat operasyonuna dönüştürüldü. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, Sarıtaş ve Kanıtoğlu'nun yakalanması için İçişleri Bakanlığı'na ve Başbakanlık'a 'tehdit' ve 'uyarı' niteliğinde bir mektup yazdı. Mektupta 'İlgili personel hakkında ivedilikle işlem yapılmasını, aksi takdirde Genelkurmay Başkanlığı'nca doğrudan gerekli yasal işlemlere başlanacaktır" ifadelerine yer verildi.  

Bunun üzerine avukatıyla Donanma Komutanlığındaki askeri mahkemeye ifade vermek üzere giden Fuat Sarıtaş, Donanma Komutanlığının girişinde yaşadığı ilk şoku   şöyle anlatır: Avukatla birlikte Gölcük Donanma Komutanlığı'na gittik. Avukata 'Sen dışarı çık, burada CMUK geçmez' dediler (Sarıtaş,2012).  

Mahkeme sürecinde askeri hakim ve savcıların kendilerini 'kafalarına göre' yargıladığını ifade eden Kanıtoğlu, 'Bizi donanmaya almayan binbaşı kendi açıkladı. Batı Çalışma Grubu üyesiymiş' derken Fuat Sarıtaş, askeri mahkemedeki duruşmada avukatı Burhan Apaydın ile askeri hakim arasında yaşanan ilginç bir diyalogu anlattı.  

Apaydın'ın hakime, 'Bu adamları burada yargılamanız suçtur' deyince hakimin  'Bırak yargılamayı, istesem bu adamları karşımda 1 ay dans ettiririm, kralı da karışamaz' dediğini söyledi. Hapisteyken eski Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın ziyaret için gönderdiği adamların bile donanmadan içeri alınmadığını ifade etti. 

2.5 ay Konya Askeri Cezaevi'nde kalan Sarıtaş ve Kanıtoğlu, cezaevinin darbe için hazırlandığına tanıklık etti. Sarıtaş, üst düzey askerlerin kendilerine "Mahzenleri darbede siviller gelir diye temizledik" dediğini anlattı (Kanıtoğlu,2012). 

Bütün bu yaşananlardan sonra gelinen noktayı 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar şöyle özetliyor: Erzurum eski milletvekili Rasim Cinisli anlatıyor: Merhum Celal Bayar'ı ziyarete gitmiştim. Anayasa Mahkemesi'nin bu kararını tenkit için bana dedi ki:"Gel genç mebus bak sana ne söyleyeceğim."  

"Buyurun efendim" dedim.  

"Biliyorsun ben İttihatçıyım. Sultan Abdülhamid'e silah çekmiş adamım. Bugün 89 yaşındayım şimdi anlıyorum ki Abdülhamid'in kurduğu adalet mekanizmasını, onun yetiştirdiği hâkimleri biz Cumhuriyet döneminde yetiştirememişiz." (Cinisli,2022: 589) 

YARARLANILAN KAYNAKLAR 

Apuhan Recep,(1993), Öteki Menderes,İstanbul: Timaş Yay 

Bayar  Celal, (1999), Kayseri Cezaevi Günlüğü,İstanbul: Y.K.Y Ya.   

Cinisli Rasim,(2022), Hatıralar (Bir Devrin Hafızası),İstanbul:Doğan Kitap Yay  

Karaca Gıyasettin,İrem Barutçu,(2023),Darbeden Darbeye Hatıralar,İstanbul:Destek Yay 

Kanıtoğlu Vahap,(2012),Yeni Şafak,24.4.2012  

Naskali Emine Gürsoy,(2010),  23.8.2010  

Okuyan Yaşar,(2010), O Yıllar/ 12 Eylül'den Hatıralar, İstanbul: Doğan Kitap 

Özgürel Avni,(2009),Radikal, 11.11.2009 

Sarıtaş Fuat,(2012),Milli Gazete,27.4.2012 

Yürük Hüseyin,(2022),Darbe, Esaret ve Ölüm, İstanbul: Hukukçular Derneği Yay. 

 Zeybek Namık Kemal,(2014), Siyaset Yolu, İstanbul:Doğan Kitap 

Güncel Haberler